Ankara’nın ayazı insanın yüzüne sert vurur.
Kış sabahlarında şehrin sokakları gri bir sisin içinden uyanır. Otobüs duraklarında bekleyen insanlar ellerini ceplerine sokar, nefeslerinden ince buharlar yükselir.
Ama o sabahlarda bir genç vardır ki ayaza rağmen yürümekten vazgeçmez.
Çünkü onun yürüdüğü yol sadece bir üniversite yolu değildir.
O yol bir hayalin yoludur.
Bu hikâye Emre’nin hikâyesidir.
Emre, Ankara’ya İç Anadolu’nun küçük bir kasabasından gelmişti. Babası çiftçiydi, annesi ev kadını. Ailede üniversiteye giden ilk kişi oydu.
Üniversiteyi kazandığı gün köyde küçük bir bayram yaşanmıştı.
Annesi gözyaşlarını saklamaya çalışmıştı. Babası ise Emre’nin omzuna elini koyup sadece şunu söylemişti:
“Bizim okuyamadığımızı sen okuyacaksın.”
O cümle Emre’nin omuzlarına görünmeyen bir sorumluluk yüklemişti.
Ankara’ya geldiğinde şehrin büyüklüğü onu şaşırtmıştı. Yüksek binalar, kalabalık sokaklar, sürekli akan trafik…
Ama en çok da yalnızlık zor gelmişti.
Küçük bir öğrenci evinde kalıyordu. Eski bir apartmanın dördüncü katında, iki arkadaşıyla paylaştığı küçük bir oda.
Odaya sığan üç yatak, bir masa ve kitap yığınları vardı.
Kışın ev soğuk olurdu.
Bazen doğalgazı açmaya çekinirlerdi çünkü faturalar ağır gelirdi.
O yüzden Emre geceleri kalın bir kazakla ders çalışırdı.
Pencerenin dışında Ankara’nın rüzgârı uğuldardı.
Ama o masanın başından kalkmazdı.
Çünkü bir gün ailesine güzel bir hayat sunmak istiyordu.
Üniversite hayatı dışarıdan renkli görünür. Kampüsler, arkadaşlar, kahkahalar…
Ama Emre için hayat çoğu zaman mücadeleydi.
Gündüz derslere girerdi. Akşamları ise yarı zamanlı bir kafede çalışırdı.
Tabak taşır, masa siler, çay servis ederdi.
Gece eve döndüğünde saat çoğu zaman on ikiyi geçmiş olurdu.
Ama o yine kitabını açardı.
Çünkü bazı hayaller uykudan daha ağırdır.
Bir kış gecesi Ankara’ya yoğun kar yağmıştı. Sokaklar beyaz bir sessizliğe bürünmüştü.
Emre o akşam işten çıkmıştı.
Otobüsler doluydu.
Cebinde kalan son para ertesi günkü yemek içindi.
O yüzden yürümeye karar verdi.
Kar yağarken Ankara sokaklarında yürüyordu. Ayakkabıları ıslanmıştı. Elleri üşüyordu.
Ama gökyüzüne baktığında içinden bir cümle geçti:
“Bir gün bu günleri hatırlayacağım.”
O gece eve geldiğinde arkadaşları uyumuştu. Emre sessizce masaya oturdu.
Kitabını açtı.
Dışarıda kar yağmaya devam ediyordu.
Ama o sayfaları çevirmeye devam etti.
Yıllar böyle geçti.
Sınavlar, uykusuz geceler, bitmek bilmeyen dersler…
Ama Emre vazgeçmedi.
Mezuniyet günü geldiğinde üniversitenin bahçesi kalabalıktı. Öğrenciler keplerini havaya atıyordu.
Kalabalığın içinde Emre’nin anne ve babası da vardı.
Köyden Ankara’ya ilk kez gelmişlerdi.
Babası kalabalığa biraz utangaç bakıyordu. Annesi ise oğlunu gözlerinden ayıramıyordu.
Emre sahneye çıktı.
Diplomasını aldı.
Sonra kalabalığın içinde anne ve babasını gördü.
Annesinin gözlerinden yaşlar akıyordu.
Babası ise başını hafifçe eğmişti. Ama gözlerinde gururun sessiz ışığı vardı.
Emre onların yanına yürüdü.
Babası oğlunun omzuna tekrar elini koydu.
Yıllar önce söylediği cümleyi hatırlıyordu.
“Bizim okuyamadığımızı sen okuyacaksın.”
Emre gülümsedi.
O an Ankara’nın ayazı bile sanki biraz yumuşamıştı.
Çünkü bazı hikâyeler büyük salonlarda yazılmaz.
Onlar küçük odalarda, soğuk gecelerde, yorgun gözlerin önünde yazılır.
Bir üniversite öğrencisinin hayatı sadece derslerden ibaret değildir.
O hayat sabırdır.
Yoksullukla mücadeledir.
Umudu kaybetmemektir.
Ve bazen bir genç, bütün ailesinin hayalini sırtında taşır.
Ankara’nın sokaklarında hâlâ binlerce üniversiteli genç yürür.
Kimisi otobüs bekler, kimisi derslere yetişir, kimisi hayallerinin peşinden koşar.
Ama onların her biri içinde aynı cümleyi taşır:
“Bir gün başaracağım.”
Çünkü hayaller bazen en çok ayazda büyür.
