(Bir Ülkenin Kalbi İnsanlarında Atar)
Bir ülkeyi anlamak için haritaya bakılmaz.
İnsanına bakılır.
Çünkü şehirler betonla değil,
hikâyelerle kurulur.
Bu proje, Türkiye’yi anlatmaz.
Türkiye’nin insanını anlatır.
Ve aslında en gerçek Türkiye…
Orada saklıdır.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte
Ankara henüz uyanmamışken
Ali çoktan iş başındadır.
Elinde süpürge,
boş sokaklarda yürür.
Kimse onu görmez.
Kimse ona teşekkür etmez.
Ama herkes onun temizlediği yollardan geçer.
Ali’nin hikâyesi basittir:
Çalışmak.
Ama bu ülkede bazı hayatlar
görünmeden geçer.
Ve en büyük gerçek şudur:
Bazı insanlar görünmezdir…
Ama hayat onların emeğiyle akar.
Diyarbakır’da küçük bir odada
Zehra ders çalışır.
Masası eski,
kitapları sınırlı.
Ama hayali büyüktür.
Okumak ister.
Kurtulmak değil… Yükselmek ister.
Ama şartlar onunla yarışmaz,
onunla savaşır.
Yine de vazgeçmez.
Çünkü bilir:
Bazıları üniversite seçer…
Bazıları sadece okuyabilmek için savaşır.
İzmir sahilinde
Hasan amca oturur.
Denize bakar ama hayal kurmaz.
Hesap yapar.
40 yıl çalışmıştır.
Şimdi ise ay sonunu düşünür.
Yorgundur… ama duramaz.
Ve onun hikâyesi şunu söyler:
Emeklilik dinlenmek değil…
Yeniden mücadele etmektir.
Karadeniz’in sert rüzgârında,
Trabzon’da
Ahmet denize açılır.
Dalga büyük,
risk büyük.
Ama geri dönemez.
Çünkü kazanamazsa
evde hayat durur.
Onun hikâyesi cesaret değil…
Zorunluluktur.
Ve gerçek şudur:
Bazıları hayatla değil…
Kaderiyle mücadele eder.
Van’da
Fatma üç çocuğuyla yaşar.
Hem annedir,
hem baba.
Yorgundur ama çökmemiştir.
Çünkü onun durma lüksü yoktur.
Ve onun hikâyesi bir cümlede saklıdır:
Güçlü kadın yoktur…
Zorunda bırakılmış kadın vardır.
Türkiye…
Farklı şehirler, farklı hayatlar…
Ama aynı gerçek:
Herkes kendi hikâyesini taşır.
Ve o hikâyeler birleşince
bir ülke ortaya çıkar.
