Bu şehir artık sabah olmadan başlıyor. Saat 05:47…
Alarm çalmadan uyanan insanlar var bu şehirde.
Çünkü zihinleri hiç uyumuyor.
Bir adam gözlerini açıyor.
Odanın tavanına bakıyor.
Tavan aslında boş değil…
Orada kira var.
Orada faturalar var.
Orada ertelenmiş hayatlar var.
Eşi mutfakta sessizce çay koyuyor.
Sessizlik…
Bu evde artık huzur değil, tasarruf yöntemi.
Konuşmuyorlar.
Çünkü konuşmak bazen hesap açar.
Ve bu evde herkes kendi hesabını içinde yapıyor.
Adam kalkıyor.
Aynaya bakıyor.
Yüzünde yaşından fazla bir şey var:
Yorgunluk değil… yıpranmışlık.
Bu, çalışarak gelen bir yorgunluk değil.
Bu, karşılık alamamaktan gelen bir çöküş.
Saat 06:32
Durak dolu.
Ama kalabalık değil aslında…
Sıkışmış hayatlar var.
Bir kadın çantasını sıkıca tutuyor.
İçinde değerli bir şey yok.
Ama kaybedecek tahammülü yok.
Bir genç kulaklık takmış.
Müzik dinlemiyor.
Sadece dünyayı kısmaya çalışıyor.
Bir adam gözlerini kapatmış ayakta.
Uyumuyor.
Kaçıyor.
Metrobüs geliyor.
Kapılar açılıyor.
İnsanlar binmiyor…
İçeri doğru itiliyor.
O an kimse kimseye bakmıyor.
Çünkü bakarlarsa, aynı şeyi görecekler:
Kendilerini.
Aynı saatlerde…
Şehrin başka bir yerinde bir kahve makinesi çalışıyor.
Birisi güne latte ile başlıyor.
Diğeri güne borçla.
Aynı şehir.
Farklı gerçeklik.
Bir restoranda bırakılan 300 lira bahşiş…
Başka bir evde 3 gün yemek.
Ve kimse artık buna şaşırmıyor.
İşte en tehlikelisi bu:
Şaşırmamak.
Bir pazar tezgâhı…
Domates kırmızı.
Ama o kırmızılık iştah değil, stres yaratıyor.
Bir kadın eline alıyor.
Çeviriyor.
Bırakıyor.
Tekrar alıyor.
Tekrar bırakıyor.
Bu bir alışveriş değil.
Bu bir iç savaş.
Yanındaki çocuğu soruyor:
“Anne almayacak mıyız?”
Kadın cevap vermiyor.
Çünkü bazı cevaplar çocuklara ağır gelir.
Bu şehirde en büyük yorgunluk fiziksel değil.
Zihinsel.
İnsanlar artık şunu düşünmekten yoruldu:
“Yetişecek mi?”
“Yetirecek mi?”
“Yarın ne olacak?”
Ve en tehlikeli düşünce:
“Böyle devam mı edecek?”
Çünkü bu soru cevapsız kaldıkça…
İnsan içten içe çözülür.
Bir parkta oturan bir adam…
Emekli.
Ama dinlenemiyor.
Elinde hesap makinesi yok…
Ama kafasında sürekli hesap var.
Eskiden torununa harçlık verirdi.
Şimdi torununa açıklama yapıyor.
“Eskisi gibi değil…”
Bu cümle…
Bir neslin özeti.
Bu şehirde problem sadece ekonomi değil.
Bu şehirde problem:
İnsanların hayatla kurduğu bağın zayıflaması.
İnsan artık çalıştığı işten anlam almıyor.
Yaşadığı şehirden keyif almıyor.
Gelecekten umut almıyor.
Ve bu üçü bir araya gelince…
Ortaya şu çıkıyor:
Sessiz bir tükeniş.
İnsan her şeye alışır.
Kalabalığa…
Yorgunluğa…
Geçim sıkıntısına…
Ama bir şeye alıştığında…
Onu sorgulamayı bırakır.
İşte kırılma tam burada olur.
Bu şehir artık hayal kurulan bir yer değil.
Bu şehir artık dayanılan bir yer.
Ve insanlar artık yaşamıyor.
Yetişiyor.
Dayanıyor.
Katlanıyor.
Ama bir şey yapmıyor:
Yaşamıyor.
“Bir insan hayallerinden vazgeçtiği gün değil…
onları ertelemeyi normal gördüğü gün kaybeder.
Bu şehir insanları bir anda yıkmıyor…
yavaş yavaş vazgeçiriyor.”
